Ana Sayfa Umran Okulu Künye Abonelik Fotoğraf Galerisi Yazarlar Videolar

 
  Konu Başlıkları  
Umrandan
Gündem
Kapak
Dosya
Düşünce
Söyleşi
Çeviri
Geçmişten Geleceğe Ko(nu)şanlar
Yaşayan İslâm
Analiz
Araştırma İnceleme
Gezi ve İzlenim
Kültür-Sanat
Umran EK
  Havadis  

 


 
 
 

Tümü

 

 
  Ne Okuyalım?  
Yol haritamız kur’ân
Kur’ân okumayı belli zamanlara hasretmek, günün-gecenin belli saatlerinde kur’ân okumaya, tefekkür v
Sömürgeci etkiler
Bütün yerel kültürler, yapılar, sistemler, sömürgeci mantığın, söylemin, dilin etkisi altında bulunu

Tümü

  Tarihten Yansımalar  
 

İkinci Meşrutiyet Devri

Tümü

  Yararlı Linkler  
  Kitap Pınarı On Line Kitabevi
  Umran Web - Arzu ve Görüşleriniz için Bize Ulaşın
  Pınar Yayınları
  Araştırma ve Kültür Vakfı
 

Tümü

 

 
Konu Başlıkları / Analiz

   

DÜNYA SİYASETİNDE AVRUPA BİRLİĞİ

      Bilindiği gibi 05/01/2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Kıbrıs, Malta, Slovakya olmak üzere on yeni ülkenin katılmasına; Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg’un güdümünde Avrupa Ortak Ordusu’nun oluşturulmasına ve AB bünyesinde de bu ordunun etkin rol oynamasına karar verilmiş ve yeni Avrupa Birliği anayasasının oluşturulması öngörülmüş bulunuyor.

 

Dikkat edilirse, Almanya ve Fransa; AB’nin dünya siyasetinde etkin rol oynayabilmesi için sürekli çaba sarf etmekte olup Amerika’nın hegemonyasından sıkılmış gözükmektedirler. Acaba AB, aktif olarak dünya siyasetinde hangi oranda rol oynayabilecektir? Şimdi soru budur.

 

      Herkesçe bilinmektedir ki, dünya siyasetinde etkin olmak güç, imkan ve iç bütünlükle doğrudan alakalıdır. AB bağlamında söylersek; öncelikle, dış siyasette birlik, haricî çıkarlarda da birlikteliği gerektirir. Avrupa, dış siyasette birlikteliği sağladığı taktirde, birliğe ait olan ülkeler bu birleşmenin akabinde bazı otoriter pozisyonlarından vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Bu ise AB’nin karşı karşıya bulunduğu ilk problemdir. Sözgelişi, birlik içerisinde başına buyruk hareket eden, kendi varlığıyla öğünen ve AB içerisinde cereyan eden olaylara ret çeken, geleneksel ve bağımsız dış siyaset güden İngiltere gibi devletler bulunmaktadır. Diğer taraftan birliğe katılan ülkelerin hepsi de farklı nedenlerle AB’ye iştirak etmişlerdir. Örneğin, yakın gelecekte birliğe üye olarak katılacak devletlerin neredeyse tamamı ekonomik çıkar sağlamak amacını gütmektedirler. Ayrıca bu devletlerin tamamı da AB ile ABD arasında bir anlaşmazlığın var olduğunu ve ABD’nin Avrupa’nın etkin yaptırım gücüne sahip olmasını istemediğini bilmektedirler. ABD, Avrupa Birliği’nin doğuda etkin olmaması için kendisine maliyeti yüksek te olsa AB’ye katılacak bu on ülkenin NATO’ya üye olmaları için acele etmiş ve bu ülkelerle Avrupa Ortak Ordusu’nun rol oynamayacağı şekilde antlaşmalar imzalamıştır. İşte ABD’nin bütün bu çabaları ve Avrupa’yla ABD arasındaki güç yarışı, Almanya ve Fransa’nın zoraki de olsa birlikteliklerini gündeme getirmiştir. Oysa Almanya, Fransa’nın aksine, Avrupa Askeri Gücü’nün Doğu Avrupa’da etkin olmasını istemekte, Fransa ise, sömürgeci geleneğinden dolayı Avrupa’nın dışında da etkin olması gerektiği görüşünü ön plana çıkarmaktaydı.

 



DÜNYA SİYASETİNDE AVRUPA BİRLİĞİ

 



MAHMUT CELAL ÖZMEN

 




 



      Bilindiği gibi 05/01/2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Kıbrıs, Malta, Slovakya olmak üzere on yeni ülkenin katılmasına; Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg’un güdümünde Avrupa Ortak Ordusu’nun oluşturulmasına ve AB bünyesinde de bu ordunun etkin rol oynamasına karar verilmiş ve yeni Avrupa Birliği anayasasının oluşturulması öngörülmüş bulunuyor.

 



Dikkat edilirse, Almanya ve Fransa; AB’nin dünya siyasetinde etkin rol oynayabilmesi için sürekli çaba sarf etmekte olup Amerika’nın hegemonyasından sıkılmış gözükmektedirler. Acaba AB, aktif olarak dünya siyasetinde hangi oranda rol oynayabilecektir? Şimdi soru budur.

 



      Herkesçe bilinmektedir ki, dünya siyasetinde etkin olmak güç, imkan ve iç bütünlükle doğrudan alakalıdır. AB bağlamında söylersek; öncelikle, dış siyasette birlik, haricî çıkarlarda da birlikteliği gerektirir. Avrupa, dış siyasette birlikteliği sağladığı taktirde, birliğe ait olan ülkeler bu birleşmenin akabinde bazı otoriter pozisyonlarından vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Bu ise AB’nin karşı karşıya bulunduğu ilk problemdir. Sözgelişi, birlik içerisinde başına buyruk hareket eden, kendi varlığıyla öğünen ve AB içerisinde cereyan eden olaylara ret çeken, geleneksel ve bağımsız dış siyaset güden İngiltere gibi devletler bulunmaktadır. Diğer taraftan birliğe katılan ülkelerin hepsi de farklı nedenlerle AB’ye iştirak etmişlerdir. Örneğin, yakın gelecekte birliğe üye olarak katılacak devletlerin neredeyse tamamı ekonomik çıkar sağlamak amacını gütmektedirler. Ayrıca bu devletlerin tamamı da AB ile ABD arasında bir anlaşmazlığın var olduğunu ve ABD’nin Avrupa’nın etkin yaptırım gücüne sahip olmasını istemediğini bilmektedirler. ABD, Avrupa Birliği’nin doğuda etkin olmaması için kendisine maliyeti yüksek te olsa AB’ye katılacak bu on ülkenin NATO’ya üye olmaları için acele etmiş ve bu ülkelerle Avrupa Ortak Ordusu’nun rol oynamayacağı şekilde antlaşmalar imzalamıştır. İşte ABD’nin bütün bu çabaları ve Avrupa’yla ABD arasındaki güç yarışı, Almanya ve Fransa’nın zoraki de olsa birlikteliklerini gündeme getirmiştir. Oysa Almanya, Fransa’nın aksine, Avrupa Askeri Gücü’nün Doğu Avrupa’da etkin olmasını istemekte, Fransa ise, sömürgeci geleneğinden dolayı Avrupa’nın dışında da etkin olması gerektiği görüşünü ön plana çıkarmaktaydı.

 



Öyle ki, Irak’ın işgali sırasında yaşananlar, Avrupa Birliği için tehlike çanlarının çaldığını belirtmekteydi. Zira bazı Avrupa ülkeleri AB’ye müracaat etmeden savaştan yana tavır almışlar ve bunları kimi Doğu Avrupa ülkeleri takip etmişlerdi. Bu ülkeler ABD’nin Irak’ı işgalini teyit eden antlaşmalar imzalamışlardır. Bu antlaşmalar ise, AB’ye katılım antlaşmasının 11 nolu: “Birliğe ait ülkelerin, birlikteliğe ve Avrupa Birliği’nin etkinliğine muhalefet eden her türlü tutumdan kaçınmaları zorunludur” maddesine ters düşmektedir. Bu zorunluluğu, Bernard O., “Büyük Avrupa İnşası Gerçeği” adlı makalesinde belirtmiş ve sözkonusu makaleyi Alman Suddeutche gazetesi bölüm bölüm yayınlamıştır.

 



İlk olarak 1946 yılında İngiltere dışişleri bakanı Winston Churchill Birleşik Avrupa Devletleri fikrini önermiş, ondan az sonra da Carl Digol, iç işlerinde bağımsız ve milliyetçi Avrupa Birliği önerisinde bulunmuştu. Fakat bu birlik günümüzde birçok ülkeyi bünyesine katmış olmakla birçok ihtilafı da bünyesine dahil etmiş, neredeyse birliğe ait ülkeler sayısınca görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Herhalde Carl Digol’un ortaya attığı fikirle şu andaki Fransız hükümetinin üstlendiği görüş aynı paraleldedir. Ayrıca Fransızlar kültürlerine ve yaşam tarzlarına son derece bağlıdırlar. Fakat dünya siyasetinin karmaşıklığına atılma konusunda da zayıf olduklarından birlik olmaya yönelirler. Bu yaklaşımla olaylara bakacak olursak, özellikle Almanya ve Fransa’nın bu hususta birbirleriyle görüş birliğinde oldukları rahatlıkla gözlenir. Nitekim, Alman dışişleri bakanı Joschka Fischer’in Mayıs 2000’de Berlin Hambold üniversitesinde verdiği konferanstaki şu görüşleri bunu kanıtlamaktadır: Fischer, belirttiğine göre, milliyetçi Avrupa Birliği’nde yaşamayı istiyor. Ayrıca ısrarla da kanuni sınırlamalarla üye ülkelerin fonksiyonlarının belirlenmesi gerektiğini belirtiyor. Fakat Fischer, AB’ye katılımların bir takım beklentiler ve hedeflere göre gerçekleştiğini unutmuş gözüküyor. Bu çerçevede Avrupa Birliği üyelerinin sayısı 25’e çıkınca, üye devletlerden her biri kendi hedef ve beklentilerini gerçekleştirmek ve birliğe, buna göre yön vermek isteyeceklerdir. Dolayısıyla problemler daha da artacak, para, gümrük birliği ve iç pazar serbestiyeti antlaşmaları ilk olarak gündeme geldiği zaman yaşanan problemlere benzer zorluklar yaşanacaktır.

 



1993 yılında Mastricht antlaşması imzalanmıştır; bu antlaşma üç sütundan oluşmaktadır:

 



Birinci sütun: Ekonomik birlik. (Bu konuda çok tartışmalar yaşanmıştır.)

 



İkinci sütun: Polis, güvenlik ve yargı hususunda yardımlaşma.

 



Üçüncü sütun: Ortak dış siyasetin oluşturulması. Bu konuda da henüz bir ilerleme sağlanamamıştır, henüz herhangi bir belirti de yoktur. Bunun en güzel örneği Irak’ın işgali esnasında yaşananlardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi AB’ye üye devletlerin ortak çıkar ve görüş birliği oluşmamıştır. Bu nedenle çıkar ve görüş birliğini zorunlu kılacak bir anayasanın oluşturulması gerektiği ön plana çıkmış ve bu çerçevede üye ülkelerin rollerini belirleyecek ve sınırlayacak, üye ülkeler ve birlik arasında koordinasyonu sağlayacak Avrupa anayasası projesi ortaya konmuştur. Bu proje üye ülkelerden çoğunun özellikle Almanya ve Fransa’nın desteğiyle, Polonya, Avusturya ve İspanya’nın çekimserliğiyle destek bulmuştur. Herhalde bu projenin ortaya konması, birlik yolunda ortak hedeflerin belirlenmesi, birlik çerçevesinde belirlenen kurallara zorunlu olarak uyulması ve Irak’ın işgali meselesinde olduğu gibi bu kuralların delinmemesi yolunda atılan ilk ciddi adımdır.

 



Ayrıca anlaşılıyor ki, AB, Irak’ın işgalinden bir hayli dersler çıkarmıştır. Bu çerçevede Gerhard Schöder’in: “Avrupa’nın dış siyasetinde köklü değişimler olmadığı sürece, Avrupalılar Amerikalıların yaptıklarına seyirci kalacaklardır” sözü oldukça anlamlıdır. Buna Fischer: “Irak darbesi belki de yeni bir fırsatın başlangıcıdır” şeklinde eklemede bulunmuştur.

 



Almaya ve Fransa’nın Irak işgalinden aldıkları dersleri şöyle maddeleştirebiliriz:

 



1. Avrupa, dış siyasette kendi arasında bir söylem ve tutum birliği sağlayamazsa asla uluslararası siyasete müdahalede bulunamaz.

 



2. Siyasi müdahale, gerektiği anda askeri müdahaleye dönüştürülemezse, sözlü müdahale hiçbir zaman tek başına yeterli olamaz.

 



Uluslararası siyasete etki etmenin yolu söylemde birlikten, söylemde birliğin yolu çıkar ve bakış açıları birliğinden, bakış açıları birliğinin yolu ortak bir anayasanın mevcudiyetinden geçiyor. Şu var ki, eğer sözkonusu birlik askeri güçle takviye edilmezse tek başına asla yeterli değildir. Ancak bu yolla Avrupa ABD’nin NATO yoluyla oluşturduğu askeri hegemonyasından kurtulabilir. Bunu da 20/09/2003 tarihinde Berlin’de Almanya, Belçika ve Lüksemburg’un teklif olarak sunduğu Chirac, Blair ve Schröder’in de desteklemiş olduğu Avrupa Ortak Askeri Gücü’nü oluşturmakla gerçekleştirebilir. Bu planla alakalı olarak ABD’nin NATO nezdindeki elçisi Nicholas Burns’ün: “Böylesi bir oluşum NATO için tehlikelidir” açıklaması, önemsenmesi gereken bir tepkidir.

 



Öte yandan, son olarak, Avrupa Birliği’ne ait bir Dışişleri Bakanı fikri ortaya atılmıştır. Ve bu bakanın topluluğun tamamını temsil etmesinin, Avrupa düşüncesinin kalbini oluşturacağı açıklaması yapılmıştır. Bu öneri, Avrupa Birliği’nin neşet etmesinden günümüze kadar AB’nin olgunlaşması sürecinde motor rolü oynamış olan ve birliğe katılımı sağlamak için de kapıyı sürekli açık bırakan Fransa ve Almanya’dan gelmiştir.

 



Ayrıca, kesin olan şu ki; AB’nin askeri müdahale imkanına sahip olması ancak müşterek Avrupa Askeri İdare Kadrosunun oluşturulmasıyla mümkündür. Bu noktada da İngiltere’nin gerek askeri gerekse istihbarat alanında sahip olduğu imkan ve yeteneklere dikkat çekmek gerekir. Chirac ve Schöder’in 20/09/2003 tarihinde Berlin’de, Blair’le bir araya gelerek konu hakkında görüştükleri bilinmektedir. Blair, Avrupa Ortak Askeri Gücü’nün oluşturulmasının önemine dair açıklamalarda bulunsa da geçtiğimiz 2003 Ekim ayında bu açıklamalardan bir anlamda çark etmiştir. Brüksel’de yaptığı; “Eninde sonunda, herkes Avrupa Güvenliği’nin son derece önemli olduğunu biliyor; İngiltere için bu konunun önemli olması kadar Avrupa’yla ilişkileri de ehemmiyetlidir. Aynı zamanda İngiltere, bu iki ilişki arasında herhangi bir çelişki görmemektedir. Avrupa’nın askeri müdahalesi, ABD’nin askeri müdahalesi söz konusu olmazsa gündeme gelebilir.” şeklindeki açıklamalar bunu göstermektedir. Blair açıklamasına şunu da eklemiştir: “Biz güçlü bir Avrupa savunma kuruluşuna muhtacız ama bu kuruluş asla NATO savunması için tehlike arzedemez.” Bunun akabinde Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Blair’in bu sözlerine cevaben; “Bir arpa boyu yol aldık.” açıklamasını yapmıştır.

 



Blair’in yukarıdaki açıklamalarından İngiltere siyasetinin çehresi ortaya çıkmakta ve bu siyasetin de Avrupa ve ABD’yle ilişkileri orantılı bir dengede yürütmek olduğu anlaşılmaktadır.

 



Öte yandan, İtalya başbakanı Silvio Berlusconi de Avrupa Ortak Askeri Gücü projesine sıcak bakmamaktadır: “Elli yıl boyunca savunmamızın temelini NATO oluşturmuştur. Böyle de kalması gerekir.”

 



Fakat yine de, birliğe ait ülkeler, 17/10/2003 tarihinde Brüksel’deki toplantıda NATO’yla yarışma gibi bir pozisyona girmemek şartıyla birliğin savunma, güvenlik ve askeri siyasetini güçlendirmesi kararı almışlardır. Bu toplantıya İtalyan başbakanı Silvio Berlusconi başkanlık etmiş ve akabinde; “Birliğe üye olan 25 ülkenin Avrupa savunma siyasetinin oluşturulmasını, NATO’yla yarış etmemesi şartıyla kabul ettiğini beyan ediyorum.” açıklamasında bulunmuştur.

 



Burada dünya imparatorluğu sevdası bitmeyen İngiltere’ye dikkat çekmeliyiz. Zira İngiltere kendisinin Avrupa’nın içerisinde sınırlanmış şekilde kalmanın ötesinde daha büyük role sahip olduğu kanısındadır. Elbette İngiltere, bir Avrupa ülkesi olduğu kadar bir zamanların ‘Güneş Batmayan İmparatorluğu’dur. Fakat, uluslararası şartların İngiltere’yi Avrupa Ortak Pazarı’na girerek Alman ve Fransız kervanına katılmak zorunda bıraktığı da bir gerçektir.

 



Churchill’in şu sözleri İngiltere siyasetinin özeti gibidir: “İngiltere’nin kendi imparatorluğuyla olan ilişkisi, İngiltere’nin ABD’yle olan ilişkisi, İngiltere’nin Avrupa’yla olan ilişkisi.” Her ne kadar uluslararası konumlar ve roller değişse de İngiliz siyasetinin bu üç yörüngede döndüğü söylenebilir. Bugün İngiltere, bir yandan ABD’nin yanında yer almaya, onu yalnız bırakmamaya ve küstürmemeye özen gösterirken öbür yandan da Avrupa’yla olan ilişkilerini sürekli iyileştirmeye, AB siyasetine müdahil olmaya ve Avrupa Ortak Pazarı’nın sağladığı çıkarlardan azami ölçüde faydalanmay gayret etmektedir. Yani sözkonusu üçlü dengeyi gözeterek dünya siyasetinde etkin rol oynamayı amaçlamaktadır.

 



10/11/2003 tarihinde G. W. Bush’un İngiltere’yi ziyareti üzerine Blair’in yaptığı açıklamalar bu bağlamda önem arzetmektedir:“İngiltere siyaseti iki sütun üzerinde yürümekte; sütunun birinde ABD, diğerinde ise Avrupa Birliği yer almakta. Dolayısıyla İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri ABD’yle ilişkileri dondurmak yerine sürdürmeleri gerekmektedir. Eğer ki, Avrupa bir talihsizlik üzere ABD’yle düşmanca tutum içine girerlerse, işte o zaman tehlike çanları çalar.”

 



Bush’un İngiltere ziyaretinde ele alınan konular arasında Avrupa ve ABD ilişkileri ve bu ilişkileri karşılıklı geliştirme stratejisi yer alıyordu. Ve Blair Amerika’ya karşı, Almanya ve Fransa’nın dayattığı Ortak Savunma Paktı’ndan dolayı içine düştüğü ikilemden çıkış için bir çözüm bulmak zorundaydı. Görülen o ki, Blair, Bush’u ikna etmeyi başarmış ve Avrupa savunmasının NATO’ya karşı bir savunma olmayıp, NATO’yu tamamlayıcı ve destekleyici olacağı ve İngiltere’nin de bu hususun yegane takipçisi olacağı teminatını vermiştir. Ayrıca ABD dışişleri de Fransa ve Belçika’dan bu konuda güvence istemiştir.

 



Kaldı ki; Avrupalı askeri uzmanların da belirttiği gibi Avrupa silah modernizasyonuna ihtiyaç duymaktadır. NATO genel sekreteri George Robertson’un “Avrupa Ordusu, kağıttan ibaret olan bir ordudur.” sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Avrupa ordusu genel olarak soğuk savaş sırasında Sovyetler Birliği ve Doğu blokundan gelecek tehlikelere karşı denk bir savunmaya önem vermiş, uzak bölgelere ağır silah nakliyatını gerçekleştirebilecek yeteneklere sahip olmamıştır. İki yıl önce Avrupa ülkeleri, Afganistan’daki ISAF adlı uluslararası güce katılmak için asker ve malzeme sevkıyatı yapmak istediklerinde kendi imkanlarıyla bunu başaramamış, eski doğu ülkelerinden Antonov tipi nakliye uçaklarını kiralamak zorunda kalmıştı. Ukrayna’dan kiralanan ve Afganistan’dan ülkelerine dönen İspanyol askerlerini taşıyan uçak Türkiye’ye düşerek onlarca askerin ölmesine neden olmuştu.

 



ABD’nin NATO nezdindeki büyükelçisi, Belçika’nın başkenti Brüksel yakınlarındaki Mons’ta bulunan NATO karargâhında gazetecilerle yaptığı söyleşide ABD’nin endişelerinin ne kadar derin olduğunu daha fazla gizleyemeyerek şöyle demişti: “Az da olsa bazı Avrupalı komutanlar Avrupa savunmasının gelecekte ABD’nin düzeyinde olması gerektiğini söylüyorlar. Bu hatadır.” Büyükelçi, ülkesinin Avrupa Savunma Birliği’nden rahatsız olmadığını, NATO’nun zayıf olduğu alanlarda Avrupa Savunma Birliği’ne katkıda bulunmak şartıyla böylesi bir oluşumu desteklediğini söylemiş ve devam etmişti: “Fakat görüyoruz ki, biz hangi noktalarda zayıfsak Avrupa daha çok o noktalarda güçlenmek istiyor. Özellikle de son derece modern teknolojiyi elde etmek amacıyla yatırımlarda bulunuyor. Örneğin Almanya, hava yoluyla askeri malzemelerin taşınması işlemini yapabilecek teknolojiyi geliştirmek isteyen devletlere, Hollanda çok dakik çalışabilecek ve hedefleri öz noktasından yok edecek füzeleri geliştirmek isteyen ülkelere, İspanya havada yakıt ikmalini geliştirmek isteyen ülkelere, Danimarka ve Norveç deniz savunması konusundaki teknolojiyi geliştirmek isteyen ülkelere öncülük etmektedir. Savunma bakanımız Donald Ramsfeld Kolorado’daki toplantıda aynı teknolojiye gereksinimimiz olduğunu belirtmiştir.”

 



Büyükelçinin bu sözlerinden anlaşıldığına göre ABD Avrupalı ülkelerin zayıf olduğu askeri malzemeleri sevkıyat hususunda -İngiltere müstesna- Avrupa savunmasının güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Zira İngiltere sınırlı da olsa hava ve deniz nakliyat araçlarına sahiptir, fakat diğer ülkeler NATO’ya dahil olmaları hasebiyle bu konuda ABD’ye muhtaçtırlar.

 



Bütün bu yukarıda saydığımız gerekçeler münasebetiyle Blair, Bush’u ikna etmeyi başarmış ve ABD’nin Avrupa’daki teminatı olarak birliğe katılmaya karar vermiştir. Avrupa ise, istikbalde ABD’nin yanında dünyanın herhangi bir yerinde askeri harekata katılabilmek için daha da muktedir hale gelecektir.

 



Bu arada şunu da belirtmekte yarar vardır: ABD Afganistan savaşında İngiltere’nin dışında hiçbir Avrupa ülkesinden yardım istememiştir. Çünkü İngiltere sahip olduğu nakil araçları ve kullanıma açık denizler ve körfezlere sahip olması nedeniyle yardım istenecek en münasip ülkedir. İngiltere ABD’ye bu konularda sürekli yardımda bulunmuş, hiç bir zorluk da çıkarmamıştır.

 



Bütün bunlardan sonra Avrupa Ortak Gücü’nün oluşturulması için finans konusu kalıyor. Zira bu ordu mutlaka kurulmalı ve ABD’nin askeri gücüyle boy ölçüşmelidir. Zira Avrupa ABD’nin kendilerine sürekli pazularını göstermesinden bıkmış, dünyanın farklı yerlerine olur olmaz askeri müdahalede bulunmasından ürkmüştür. Fakat Avrupa devletleri kendi yapıları içinde bazı mali sorunlar da yaşamaktadır. Örneğin Alman savunma bakanı Peter Struck bazı Alman askeri üslerini kapatmış, 30000 askerin tasfiyesine karar vermiş ve zorunlu askerliği de kaldırarak ekonomiyi rahatlatma yoluna girmiştir. Buradan da açığa çıkıyor ki, Avrupa Birliği ordusunun kurulması o kadar da kolay olmayacaktır.

 



Son olarak şunu da belirtmekte yarar var: Şu andaki Almanya’nın başında bulunan Sosyalist partinin ABD’yle ilişkileri, daha önce iktidarda olan Hıristiyan partisinin ABD’yle olan ilişkileri kadar güçlü değil. Helmut Kohl Almanya’sına yönelik olarak Fransız siyasetçilerin sarfettiği şu ifadeyi de bir kenara kaydedelim: “Bonn’dan Paris’e giden yolun Washington’dan mı geçmesi lazım?”

 


 
  Röportaj  

 

Richard FALK: Ne Soğuk Savaş Ne Yeni Dünya Düzeni
Kendisinden, son yaşanan Kafkasya gerilimi üzerine konuşma talebinde bulunduğumuzda, 3 yıl evvel ulu...

Tümü

  Haberler  

 
 

Tümü

 

 
  Yazarlar  
Ahmet Cemil Ertunç
Bir din mühendisliği projesi olarak “euro-islâm”
Cevat Özkaya
Entegre edilememış boşlukta renkli devrimler () st
Fahreddin Gör
İdare ama nereye kadar?

Tümü

  Fotoğraf Galerisi  
 
 
 
 
 
 
 
  Haftanın Ayeti / Sözü  
 

 
  Araştırdık Dosyaladık  
(RAND RAPORU)
 

Tümü