Umran 274. Sayı Çıktı!

2019’A DOĞRU MEVZİLENMELER
-KARİZMANIN RUTİNLEŞMESİ VE MUHTEMEL GELİŞMELER-

 

 

eferandum sürecinin gölgesinde kalmış olsa da Türkiye’de eğitim alanında yapılan düzenlemeler, öğretim

programlarının yenilenip güncellenmesi bağlamında tekrar gündeme geldi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın
Ocak 2017’de askıya çıkardığı taslak program öğretmen, veli ve sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere
toplumun her kesiminin görüş, öneri ve eleştirilerine sunuldu. Taslak programların açıklanmasının ardından
gerek kurumsal düzlemde gerekse bireysel olarak birtakım kanaatler dile getirildi.
Ne var ki bunun üzerinden çok ciddi tartışmalar yapılamadı. Evrim teorisi ve Atatürkçülük konularıyla
ilgili ya da İnkılap Tarihi derslerinin nasıl işleneceğiyle ilgili sistemin kadim tartışmaları dışında yeni bir
tartışma yaşanmadı sayılır. Seküler yönelimli kurumların yaptığı açıklamaların Atatürkçülük üzerinden ve
milli-manevi değerlerle örülü bir taslak olarak hazırlanan taslak öğretim programlarını yerdikleri görüldü.
Oysa eğitim ile ilgilenen kurumlar mensubiyeti ne olursa olsun içerik hakkında daha derinlikli açıklamalar
yapmalıydı. Mesela seküler yönelimli bu kurumlar öğretim programlarında yer bulan din odaklı derslerin
aynı zamanda örtük bir sekülerleştirme pedagojisi önerdiğini göz ardı etmemeliydi.
İmam Hatip okullarının “meslek” dersi taslak programlarında yer alan kazanım ifadeleri yoğun olarak ‘bilir’,
‘tanımlar’ ve ‘açıklar’ şeklinde yer alması üzerinde durulmalıdır. Zira bu durum programdan beklentilerin
temel düzeyde bilgi sahibi olunmasının yeterli olduğu kanaatini oluşturmaktadır. Öğretim programlarındaki
değişikliklere müspet bakan kurumlar ise meseleyi “müfredatın demokratikleştirilmesi” çerçevesinde
oldukça sınırlı bir zaviyeden ele almakla yetindiler. Aslında bu kanaatler büyük ölçüde Türkiye’deki siyasal
konumlanışların eğitim alanına da yansımasıdır.
Ayrıca ‘öğretim programlarının değişiminde veliler nasıl bir katkı sunabilirdi?’ sorusuna cevap aradığımızda
çok büyük beklentiler içerisinde olmanın insanı hayal kırıklığına uğratacağını görürüz. Zira veliler
taslağı değerlendirmek için öncelikle eski programda neler olduğunu bilmek durumunda ki bu her ders
için de mümkün görünmüyor. Bununla beraber taslak programın da bütün derslerini değerlendirmeleri de
uzmanlık gerektireceğinden veli katkısı kısmında boşluk ortaya çıkacaktır.
Bu süreçte ifade edilenlere yakından bakıldığında, memleketin en önemli meselesi olarak görülmesine
karşın, eğitime yön veren teorik ve pratik yaklaşımların beslendiği temel değerlerin referansının değişmediği
görülmektedir. Sözgelimi yıllardır bu ülkede egemen olan felsefe gettosu ve mantalitesinin uzantısı
olan öğretim programı taslağıyla medeniyet inşasını gerçekleştirecek bir kuşak yetiştirilemez. Aslında bu
öteden beri Türkiye’de eğitimde reform ve öğretim programları çalışmalarının batı endeksli olmasıyla alakalıdır.
Keza bu noktadaki kararlılık elan varlığını korumaktadır.
Onca tekrarlanmasına karşın kendi medeniyet telakkisi doğrultusunda bir eğitim ufkunun oluşturulamaması,
memlekette eğitimi sahici olarak mesele edinen insan unsurumuzun kıtlığıyla alakalı olsa gerektir.
Türkiye’de eğitim meselelerini bütünlüklü bir biçimde ele alan düşünce metinleri nice zamandır kaleme
alınamamaktadır. Bunun yanında toplum; parayı, gücü, makamı kutsayan, ne olursa olsun güce ulaşmaya
çalışan, kaba, saygısız, sevgisiz bir nesil istemiyor. Dinini, örfünü, adetlerini, gelenek ve göreneklerini, kültür
ve medeniyetini zenginleştirerek yaşatacak bir nesil istiyor. Eğitim sistemi, toplumun bu ihtiyaçlarına
cevap vermelidir; bu ihtiyaçları karşılamalıdır.
Türkiye’de 2000’li yıllara kadar alternatif eğitim modelleri üzerine hemen hemen hiç düşünülmemiş,
özel okulların müfredat ve yöntemlerinin devlet tarafından belirlenmesi ve denetlenmesi her zaman savunulmuştur.
Türk eğitim sistemi resmi ve özgür eğitim modelleri arasındaki gerilimden çok Türkiye’ye özgü
farklı gerilimler ve çelişkilerle maluldür. Kurum olarak okulların aşınması aynı zamanda modern eğitimin
içine düştüğü ahlaki krizle yakından alakalıdır. Bu temel meseleye zihnimizdeki ve anlam dünyamızdaki
çelişkiler de eklendiğinde kimliğimizdeki aşınma günden güne artmaktadır. Bu bakımdan eğitim, salt bir
bilgilendirme olmadığına, bir kimlik, kişilik ve şahsiyet inşa işi olduğuna göre, tarih-toplum-gelecekle bağlantılı
olarak ele alınmalıdır. Kişinin yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirerek ‘içindeki toplumun toplumsal
değerleri ile, tarihi ile, kültürü ile barışık, gelecek nesillere kazanımlarını aktarma fedakârlığını, gayretini
üstlenebilecek, diğer toplumlarla adalet duygusu içinde birlikte bir dünyayı paylaşma bilincine sahip bir
insan nasıl inşa edilebilir?’, sorusu eğitimin temel meselesi olmalıdır.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.
Umran

      Türkiye 16 Nisan’da yapılan referandumun ardından dışarda ve içerde hâlâ birtakım ciddi tartışmalar içerisinde. Avrupa “bu referandumdan bir dönüş olabilir” umuduyla(!) hareket ederken Atlantiğin öbür yakasında, en azından entelektüel çevrelerde, referandum sonrası için birtakım arayışlar içerisine girilmiş durumda. Dolayısıyla dışarda Türkiye’nin merkezde olduğu tartışma, sistemin tam olarak uygulanmaya başlanacağı 2019 yılına kadar ve büyük ihtimalle 2019’dan sonra devam edecek. Bu bakımdan 2019 yılında yapılması öngörülen (veya daha erken bir tarihte yapılabilecek olan) seçimler, sadece seçim süreçleri açısından ‘nihai’ bir dönüm noktası olarak görülebilir; fakat hem dışarda hem de içerde kutuplaşmış kesimlerin mücadelelerini bitirmeleri açısından bir son nokta olarak değerlendirilemez. Zira mücadele etmenin birçok çeşidi vardır. Üstelik bu, hayati bir mesele ise, bu durumda başka yöntemlere de başvurulabileceği açıktır.

        Hâlihazırda aktüel siyasetin yönelimi konusunda birçok belirsizlik olduğu doğrudur. Fakat, kesin olan bir şey var ki, o da, şu: referandum, ülkedeki kutuplaşmayı azaltıcı yönde bir etkide bulunmamıştır, sadece ertelemiştir. Zira siyasi mücadelenin ‘ölüm-kalım meselesi’ne dönüştüğü bir vasatta, sahici bir uzlaşmanın ortaya çıkması zordur. Süreç, yeni gerginliklere gebe gibi görünüyor. Özellikle KHK’lar, Fetullahçılıkla ilgisi olamayacak kesimlerin bu yapıyla irtibatlandırılarak tutuklanması, adalet duygusunun zayıflaması, iktidarın beklenen ölçüde kendisini henüz yenileyememiş olması gibi sebepler yeni gerginliklere zemin hazırlamaktadır. Henüz seçim sath-ı mahalline girilmediği için, taraflar, bir bekleyiş içerisindeler. Süreç başladığında, son şanslarını kullanacak olan kesimler gerginliği artıracak birtakım hamlelerde bulunmaktan geri durmayacaklar.

      Önümüzdeki dönemde bu çevrelerin muhtemel amacı, gayrı memnunluğun toplumun değişik kesimleri arasında yaygınlaşmasını, kin ve nefretin artmasını sağlayarak 2019’a kadar Türkiye’yi gerilim halinde tutarak huzursuzluğu yaygınlaştırmaktır. Bu bakımdan şimdiye kadar vuku bulan ve bundan sonra vuku bulabilecek olayların hiçbiri, tesadüfen meydana gelmiş olmayıp, iki yıllık bir stratejide taktik birer hamleden ibarettir/ibaret olacaktır. Operasyon için harekete geçenler
mikro düzeydeki tüm fay hatlarının enerji ile doldurulması ve harekete geçirilmesi beklentisi içerisindedirler.

         Elbette Erdoğan, yeni dönemde, partiyi yenileyerek bizatihi kendisi yönetmek istemektedir. Çünkü 15 yıllık iktidarı süresince parti epeyce yıpranmıştır ki bu da siyasi partiler için doğal iniş-çıkışlardır (metal yorgunluğu). Bu şartlarda yapılması gereken, partiye, yeni bir ‘ruh’ kazandırmaya çalışmaktır. Erdoğan karizmasını, rasyonel değil geleneksel otoriteye evriltmek istese de bunu geleneksel olmayan bir aygıtla modern devletle yapmaya çalıştığı, üstelik kentlerde refahın tabana az bile olsa ulaşması neticesinde yaşanan orta sınıflaşmanın talepleri ile örtüşmekten giderek uzaklaşması neticesi, artık patinaj yapıyor yani karizma rutinleşmeye başladı.  

      Referandum sonrasında özellikle sol-sosyalist çevrelerde tartışma “tek adamlık-otoriterlik” ve hatta “halifelik-sultanlık” gibi kısır ve açıkçası oldukça karikatür bir hat üzerinden biçimlenmeye devam ediyor. Bu hattın eninde sonunda gelip kapısına dayandığı nokta ise CHP oluyor. Referandum kampanyasında kullandığı dil üzerine siyasi tartışmalar büyük bir hoşnutsuzlukla devam ederken bu tartışmaların üzerine tuz-biber olarak referandumdan evet çıkması, “hayır” kampanyasının amiral gemisi CHP’yi çok sert bir tartışmanın ortasına atacak gibi gözüküyor. CHP’nin tüm bu kesimleri kucaklayarak bir anlamda sol ve sol liberal cephenin liderliğini yaparak daha sol ve radikal bir siyaset yapamayacağı ise açık. Evet, CHP bu referandumda son derece akıllıca bir strateji ile makulün temsilini yapan bir siyasi parti oldu. Muhtemelen aynı taktik bir kez daha denenecek ve CHP toplumda makulün temsilcisi olacak, ama bunun CHP tarafından başarılması çok zayıf bir ihtimaldir.

     CHP’nin, sekülarist güçlerin bir deprem/felaket/yangın anında toplanma alanı olarak görülmesi, süreklileşen AK Parti iktidarına karşı güçlü mevzi arayışı solda çeşitli kesimleri CHP ile bir ortak payda bulma arayışına ittiği de dikkatlerden kaçmamalı. CHP yönetimi Kürt siyasetinde daha liberal bir söylemi benimsemeye teşne olmakla ve HDP ile yakınlaşmaya açık olmak istese de, bu tabandan dolayı tam tersi bir söylem izliyor. Bu da Kürt coğrafyasında HDP’ye yönelik küskün kitlenin CHP’ye oy vermesini engelliyor ve CHP büyüyemiyor. Ama aynı büyüyememe HDP ve muhalif MHP için de geçerli. HDP bu bölgelerde göçle gelen Kürtler ve kentli orta sınıf radikallerinden oy alabiliyor ve daha ileri gidemiyor. Tam da bu nedenle HDP, CHP’nin ikamesi olamıyor. Perinçekçi PDA yeni isimleri ile İP/VP (Vatan Partisi) her zaman siyasal projeksiyonlarını hep bir “güce”/odağa göre ayarlayan Doğu Perinçek ve çizgisi, orduyu bir “stratejik ortak” olarak daima önemsemişti. Orduya gösterilen bu stratejik ilgi, özellikle doksanlarda İslâmcılığın düşman figürü olarak öne çıkmasıyla da bütünlenir. Perinçek’in İslâmcılığa ilişkin tutumu, Kemalizm’in bu konudaki tehdit algılamasına koşuttur.

     Referandumda Evet veren bloğunun dışındaki Hayır cephesi seçimlerde çoklu ittifak sağlayabilecek bir adayla Erdoğan’ın karşısına çıkılırsa onun alt edilebileceğine yönelik ciddi bir umut kazandı ve bu umutları besleyecek bir sosyoloji de mevcut. Buna mukabil son günlerde AB ile de dâhil olmak üzere ikili ilişkilerin düzeltilmesi, bu amaca yönelik olarak Cumhurbaşkanı’nın ABD, Çin başta olmak üzere yurt dışı ziyaretleri önemli bir fırsattır. Bunun haricinde FETÖ’ye yönelik operasyonlarda daha hassas davranılması, deyim yerindeyse “sap ile saman”ın ayırt edilmesi, orantılı cezalar verilmesi ve suçlamaların iddianamelerle bir an önce hukuki zemine oturtulması, özellikle şu günlerde çokça dillendirilen mağduriyetlerin bir an önce giderilmesi noktasında hayati öneme haizdir. Liyakat esasına dayalı olmak şartıyla boşalan devlet kadrolarının bir an önce doldurulması, siyasette ilkelerin
yeniden egemen kılınması yapılması gerekenlerin başında gelen diğer hususlardır.
Seçimlere doğru iyi veya kötü muhtemelen senaryoların gerçekleşip gerçekleşmemesi, öncelikle siyasi iktidarın takınacağı tavra, ortaya koyacağı yol haritasına bağlı olacaktır.

      Bu vesileyle Ramazan ayınızı ve bayramınızı tebrik eder, hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederiz.

Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.
Umran
 

 


  • Sayı: 274
  • Sayı: 273
  • Sayı: 272
  • Sayı: 271
  • Sayı: 270
  • Sayı: 269
  • Sayı: 268
  • Sayı: 267
  • Sayı: 266
  • Sayı: 265
  • Sayı: 264
  • Sayı: 263