Umran 273. Sayı Çıktı!

CENDEREDEN ÇIKIŞ MÜMKÜN MÜ?

-EVETİN/HAYIRIN HAYRI, İKİ ÇATILI KOALİSYON VE SİYASAL DÜZEN-

 

eferandum sürecinin gölgesinde kalmış olsa da Türkiye’de eğitim alanında yapılan düzenlemeler, öğretim

programlarının yenilenip güncellenmesi bağlamında tekrar gündeme geldi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın
Ocak 2017’de askıya çıkardığı taslak program öğretmen, veli ve sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere
toplumun her kesiminin görüş, öneri ve eleştirilerine sunuldu. Taslak programların açıklanmasının ardından
gerek kurumsal düzlemde gerekse bireysel olarak birtakım kanaatler dile getirildi.
Ne var ki bunun üzerinden çok ciddi tartışmalar yapılamadı. Evrim teorisi ve Atatürkçülük konularıyla
ilgili ya da İnkılap Tarihi derslerinin nasıl işleneceğiyle ilgili sistemin kadim tartışmaları dışında yeni bir
tartışma yaşanmadı sayılır. Seküler yönelimli kurumların yaptığı açıklamaların Atatürkçülük üzerinden ve
milli-manevi değerlerle örülü bir taslak olarak hazırlanan taslak öğretim programlarını yerdikleri görüldü.
Oysa eğitim ile ilgilenen kurumlar mensubiyeti ne olursa olsun içerik hakkında daha derinlikli açıklamalar
yapmalıydı. Mesela seküler yönelimli bu kurumlar öğretim programlarında yer bulan din odaklı derslerin
aynı zamanda örtük bir sekülerleştirme pedagojisi önerdiğini göz ardı etmemeliydi.
İmam Hatip okullarının “meslek” dersi taslak programlarında yer alan kazanım ifadeleri yoğun olarak ‘bilir’,
‘tanımlar’ ve ‘açıklar’ şeklinde yer alması üzerinde durulmalıdır. Zira bu durum programdan beklentilerin
temel düzeyde bilgi sahibi olunmasının yeterli olduğu kanaatini oluşturmaktadır. Öğretim programlarındaki
değişikliklere müspet bakan kurumlar ise meseleyi “müfredatın demokratikleştirilmesi” çerçevesinde
oldukça sınırlı bir zaviyeden ele almakla yetindiler. Aslında bu kanaatler büyük ölçüde Türkiye’deki siyasal
konumlanışların eğitim alanına da yansımasıdır.
Ayrıca ‘öğretim programlarının değişiminde veliler nasıl bir katkı sunabilirdi?’ sorusuna cevap aradığımızda
çok büyük beklentiler içerisinde olmanın insanı hayal kırıklığına uğratacağını görürüz. Zira veliler
taslağı değerlendirmek için öncelikle eski programda neler olduğunu bilmek durumunda ki bu her ders
için de mümkün görünmüyor. Bununla beraber taslak programın da bütün derslerini değerlendirmeleri de
uzmanlık gerektireceğinden veli katkısı kısmında boşluk ortaya çıkacaktır.
Bu süreçte ifade edilenlere yakından bakıldığında, memleketin en önemli meselesi olarak görülmesine
karşın, eğitime yön veren teorik ve pratik yaklaşımların beslendiği temel değerlerin referansının değişmediği
görülmektedir. Sözgelimi yıllardır bu ülkede egemen olan felsefe gettosu ve mantalitesinin uzantısı
olan öğretim programı taslağıyla medeniyet inşasını gerçekleştirecek bir kuşak yetiştirilemez. Aslında bu
öteden beri Türkiye’de eğitimde reform ve öğretim programları çalışmalarının batı endeksli olmasıyla alakalıdır.
Keza bu noktadaki kararlılık elan varlığını korumaktadır.
Onca tekrarlanmasına karşın kendi medeniyet telakkisi doğrultusunda bir eğitim ufkunun oluşturulamaması,
memlekette eğitimi sahici olarak mesele edinen insan unsurumuzun kıtlığıyla alakalı olsa gerektir.
Türkiye’de eğitim meselelerini bütünlüklü bir biçimde ele alan düşünce metinleri nice zamandır kaleme
alınamamaktadır. Bunun yanında toplum; parayı, gücü, makamı kutsayan, ne olursa olsun güce ulaşmaya
çalışan, kaba, saygısız, sevgisiz bir nesil istemiyor. Dinini, örfünü, adetlerini, gelenek ve göreneklerini, kültür
ve medeniyetini zenginleştirerek yaşatacak bir nesil istiyor. Eğitim sistemi, toplumun bu ihtiyaçlarına
cevap vermelidir; bu ihtiyaçları karşılamalıdır.
Türkiye’de 2000’li yıllara kadar alternatif eğitim modelleri üzerine hemen hemen hiç düşünülmemiş,
özel okulların müfredat ve yöntemlerinin devlet tarafından belirlenmesi ve denetlenmesi her zaman savunulmuştur.
Türk eğitim sistemi resmi ve özgür eğitim modelleri arasındaki gerilimden çok Türkiye’ye özgü
farklı gerilimler ve çelişkilerle maluldür. Kurum olarak okulların aşınması aynı zamanda modern eğitimin
içine düştüğü ahlaki krizle yakından alakalıdır. Bu temel meseleye zihnimizdeki ve anlam dünyamızdaki
çelişkiler de eklendiğinde kimliğimizdeki aşınma günden güne artmaktadır. Bu bakımdan eğitim, salt bir
bilgilendirme olmadığına, bir kimlik, kişilik ve şahsiyet inşa işi olduğuna göre, tarih-toplum-gelecekle bağlantılı
olarak ele alınmalıdır. Kişinin yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirerek ‘içindeki toplumun toplumsal
değerleri ile, tarihi ile, kültürü ile barışık, gelecek nesillere kazanımlarını aktarma fedakârlığını, gayretini
üstlenebilecek, diğer toplumlarla adalet duygusu içinde birlikte bir dünyayı paylaşma bilincine sahip bir
insan nasıl inşa edilebilir?’, sorusu eğitimin temel meselesi olmalıdır.
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.
Umran

     16 Nisan Referandumu sadece Türkiye’nin bir iç politika meselesi değildi. Zira ülkenin dünya konjonktüründe kendine özgü bir yer alması bir siyasal sistem değişikliğini gerektirmekteydi. Söz konusu ettiğimiz fevkalade önemli olan bu otorite oluşturma işi de ancak siyasal mevzuatın değiştirilmesi ile mümkündü. Anayasa değişikliği bu çerçevede gerçekleşti. Küresel siyasetin dışarıda yoğun çabalarına, içeride süreci anlamakta zorlanan ve kendince birtakım gerekçelerle karşı çıkan bir kesimin yanında, küresel iktidarın taşeronluğuna soyunmuş, kendine özgü bir diyeceği olmayan farklı geniş bir kitlenin hayır oylarına rağmen toplumun sağduyusu galip geldi. İlk ana hedefe ulaşılmış, anayasanın tekin olmayan ruhu kovulmuş, içerideki gizil iktidar/vesayet yapısı dağıtılmış oldu.
     Artık seçim kazanamamalarına rağmen kendilerini devletin sahibi olarak gören ve sahici siyaset yapmadan varlıklarını devam ettiren siyasi organizasyonlar döneminin sonuna gelinmiştir. Bu türden organizasyonlar seçilmiş iktidarlara “iktidar olursunuz ama muktedir olamazsınız!” yollu tehditler yapamayacaklardır; bu yetkileri, hadsizlikleri iptal edilmiştir halkın iradesiyle. Halkın vermediği iktidarı kullanma konforunu kaybetmişlerdir. 16 Nisan’da yapılan on sekiz maddelik anayasa değişikliğinin önemli sonuçlarından birinin, “kayıt dışı siyasetin” kayıt altına alınması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Elbette makro ölçekte şu da var: Dünya sistemi yenileniyor; şu an bir kararsızlık, buhran hatta cendere hali var. Dünya artık klan devletlere hazırlanıyor. İmparatorluklar parçalanıp ulus-devletlere ayrılmıştı, dünya sistemi neredeyse klan devletlere, bin devletli federasyonlara dahi geçmenin parçalanmışlık sancılarını çekiyor. Türkiye, en çok aşiret, klan, etnik yapıya sahip bölgelerin tam ortasında yer alıyor. Balkanlar ve Ortadoğu yüzlerce devletçik ve onları sinesine
sarmaya hazırlanan federasyonlara hazırlanırken bizim bu cendereden sağ salim çıkabilmemiz gerekiyor.
     AK Parti ve MHP kitlesinin bir kesitini içine alamayan evet bloğuna karşılık; hayır bloku, içinde çok farklı düşünce ve kanaatte, hata örgütlerde yer alan kesimlerin oluşturduğu bir kalabalıktır. Hayırcılar bir amaçla bir araya gelmişlerdir ama bir ikinci kez kendilerine özgü öncelikli amaç bulamayabilirler, dolayısıyla bir araya gelemeyebilirler. Ayrıca Hayır kalabalığını temsil iddiasında olanlar, kendilerinin de hatalar yapabileceğini unutur ve Evet’e gölge düşürmeye, halkın
iradesini hiçe saymaya yeltenirlerse kendilerini sekteye uğratacakları kesindir. Küresel güç odaklarının desteğiyle hareket eden seküler milliyetçi grupların MHP içerisinde Devlet Bahçeli karşısında ciddi sayılabilecek bir mevziye sahip oldukları görülüyor. MHP tabanının bu grupların etkisi altındaki kesiminin referandumda hayır oyu verdikleri açıktır. CHP ise görünüşte yumuşak fakat özünde oldukça sert bir hayır söylemi geliştirdi adeta hayır cephesinin lideri konumuna oturdu. Hem radikal mükemmeliyetçi hırslarını hem de Leninist öncü örgütlenmesinin tavizsizliğini bir kenara bırakmadan zahiren sönük bir karşı çıkış geliştirdi. Bunun neticesi ise kendilerinin siyasal topluluğa yeniden dâhil olmalarını beraberinde getirdi. “Uzlaşma zor bir zanaattır ama öğrenilmesi gerekir” denilmesi sebepsiz değildir.
      16 Nisan referandumu sonuçları, ne %51,41’lik “Evet” cephesinin tabiri caizse şımarmasına, ne de %48,59’lık “Hayır”
cephesinin özgüven eksikliği yaşamasına izin vermiyor. Sözgelimi HDP’nin seçimleri boykot etmek yerine sürece katılarak tercihini belli etmiş olması Türkiye siyasetinde gelecekteki varlık-yokluk durumu ve test edilmiş olması açısından son derece öneme haizdi. Referandum sonuçlarının Türkiye’yi ortadan ikiye ayırdığı için bölünmeyi mi yoksa ikili siyasal eğilime doğru gitmeyi mi tetikleyeceği, henüz gözlem altına alınmış bir konu değildir. Bu sistemin siyasal yapısının her halükârda “iki partili” bir siyasete veya “iki çatılı” bir koalisyona doğru zaten gideceği tahmininde bulunmak abartılı bulunmamalıdır. Elbette toplumsal ve siyasal hayat anayasa değişikliği sonrasında ahenkli bir ütopyaya kavuşmuş değil. Ne muhalefet büsbütün fazilet timsali ne de iktidardakiler onların sürekli telaffuz ettikleri kadar kötü. Aynı şeyi
tersinden de düşünebiliriz. Muhalif olanların kusurları olduğu kadar muktedir olanların da erdemleri var. Aslında bu hem muhalefetin hem iktidarın doğru şartlarda birtakım radikal uzlaşmalar da bulunabileceğinin kanıtı.
     Kayıt dışı siyaset yapan devlet iktidarı bloğu ve onun oluşturduğu tabanın tehditlerinin karşılıksız kalmadığı bir siyasal süreç yaşanıyor. Milletin bir özne olarak siyaset sahnesindeki hâkimiyeti artıyor. Bundan sonra anayasanın ruhu ve zinde kuvvetler söylemiyle siyaset yapmanın mümkün olmadığı bir sürecin başlangıcındayız. Milletten onay talep
eden sahici, dürüst anlamda siyasetin yapılmasını zorunlu kılan bir sürece giriyoruz. Evet topluma önderlik ederek bu süreci başlatanlar da silkinmek ve bu sahici siyaset sürecinin icaplarına göre kendilerini revize etmek durumundadırlar. Bir zamanlar siyaseti, fikriyatı, ulema yönlendiriyordu artık gazetecilere hatta muhabirlere kadar indirgedik; bu bile bir seviye imiş, gidişat hakkında “troller” ve “trol dili” geçer akçe oldu. Düşüncenin pek çok sorunu var, bu cendereden nasıl
çıkar, bunu zaman gösterecek.
     İktidarı hiç kaybetmeyeceği tekeli olarak gören, halkın menfaatlerini, ihtiyaçlarını göz ardı ederek hakkaniyet, sorumluluk
ve emanet taşıyıcılık duygusunu kaybedip, gelişigüzel, günübirlik hareket eden, gecesini gündüzüne katmayan siyasetçi tipolojilerinden kurtulunması elzemdir! Hiçbir iktidar eleştirilmekten hoşlanmaz. Ancak iktidara menfaat bağıyla irtibatlanmayan insanların, toplumsal, siyasal, kültürel büyük toplumsal resmi gözden uzak tutmadan eleştirilerine,
tavsiyelerine devam etmeleri gerekir.
     Türkiye’nin ve dünya insanlığının bu yeni süreçte, hakkı, adaleti, marufu, hayrı, eminliği, ehliliği, kardeşliği emreden
ve batılı, zulmü, münkeri, şerri, sadakatsizliği, liyakatsizliği, düşmanlığı nehy eden, insanlık için çıkarılmış en hayırlı olabilecek salih, muttaki insanlara ihtiyacı var!   
                                                                                                  Başlayacak olan Ramazan ayının, İslâmi hayat tarzının alamet-i farikları olan tefekkür, emr-i bilma’ruf nehy-i anilmünker, tezkiye, iyilik, infak, kardeşlik, kanaat, itidal, tutumluluk, sabır, takvâ, hilm ve sevgi vs. değerlerimizin serpilmesine, Kur’ân’a sımsıkı sarılıp Resûl (s.a.v.)’in önderliğinde geleceğe hidayet aydınlığıyla yürümemize vesile olmasını
Rabbimiz’den niyazımızla…
Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.
Umran

 


  • Sayı: 273
  • Sayı: 272
  • Sayı: 271
  • Sayı: 270
  • Sayı: 269
  • Sayı: 268
  • Sayı: 267
  • Sayı: 266
  • Sayı: 265
  • Sayı: 264
  • Sayı: 263
  • Sayı: 262